Carina Cuanna

             "şenliklerin amacı, biraz da dilleri, dinleri, ırkları, ulusları ne olursa olsun, toplulukları kaynaştırmak, sevgiyi, dostluğu, kardeşliği pekiştirmek, insanları bir güzellik, bir coşku etrafında birleştirmektir.

el ele tutuşup delilo oynayanların 'kürt' ü, türk'ü olmaz. onlar, ezginin bir notası, oyunun bir figürüdür. yeter ki yüreklerinden gelen sevinçle, istekle kalksınlar horona...

carina da aramıza katıldığında böyle düşünüyordu kuşkusuz. duygularının ifadesini semahta bulmuştu. kızlarımızın arasında, bizim kızımız, canımız, yoldaşımızdı. öylesine sevmişti ki bu kültürü, hiç kimse o' nun hollandalı olduğunu anlamadı. semahın bir parçası, sazın bir teli, gülün kokusuydu.

carina' nın acısı da, alev ve ateşle yok edilen gencecik yaşamı da, sevdası da bizim bir parçamız artık.

yüzü güleçti. sıcaktı... dost canlısıydı... kendisiyle ilgilenilmesinden oldukça mutluydu. bu kültüre ilgi duyuyor, her şeye merakla yaklaşıyor ve dağarcığını dolduruyordu. belli ki evrensel düşünüyordu... hatta ağustos'ta tekrar türkiye'ye dönüp çorum'un bir köyünde alevi kültürüyle ilgili tez araştırması yapacaktı...

en son sevgili asaf ’ımızla dost olmuştu. buruciye'de imza ve söyleşi yapılırken, yanında ilhan cem, yine hollandalı bir dost olan, genç araştırmacı rene ve asaf bir köşeye çekilmişler, sıcak bir söyleşinin sıcaklığında koyu bir muhabbete dalıp gitmişlerdi.. asaf, o'na sürpriz olarak, karikatürünü çizmişti. kendisine gösterdiğinde kahkalarla birlikte gözlerinden sevinç akmıştı... oldukça mutlu olmuştu... ülkesine döndüğünde bu karikatürü ailesine, dostlarına gösterecek, belki asaf’tan, ilhan cem'den ve yeni dostlarından söz edecek, o karikatürü ömür boyu saklayacaktı... fakat yobazlar bunu bile çok gördüler... bilmem o güzelim asafın çizdigi karikatür, ailesinin eline ulaştı mı ola?.. sen de bizimlesin, sen de bizden birisin carina... sen zaten hep bizden birisiydin..."

Zerrin Taşpınar - İlhan Cem Erseven

Carina'nın bir tez çalışması için Türkiye'ye gelmesi gerekiyor(Tez'in adı:“Türkiyeli Kadınlarının Aralarındaki ilişkilerin Nasıl Yapılandığı; Nelerle Uğraştıkları ve Aile içindeki Rolleri”).Hollanda da tanıştığı Rahmi Sivri ailesinden yardım ister ve o aile kendisini Asuman ve Yasemin Sivri'nin ailesine yönlendirir.Asumanlar Ankara Dikmen'de oturmaktadır.Carina bir süreliğine kendilerinde misafir olarak kalacaktı.Carina'nın Hollanda'dan Ankara'ya olan yolculuğu ve 2 temmuz Sivas'a uzanan günlerini kapsayan günlüğünü yayınlıyoruz.
________________________________________________

Ankara 22 Haziran 1993

Schipol’e (Amsterdam Havaalanı) geldiğimde epey bir korkuya kapıldım, zira ismim listede görünmüyordu. Neyse, bu mesele de halledildi ve ben de birkaç el sallayan ve ağlayan yakınlarıma (Annem, Michiel, Sonny, Periske, Sonya) veda ettim. Uzun bir sıra beklemesinden sonra uçağa binebildim ve Ankara’ya doğru havalandık.Uçakta, tek başına seyahat eden bir Türk bayanın yanına oturmuştum. Kendisi ile ara sıra biraz sohbet ettik. Tabi ki uçağın geri kalan kısmı hemen hemen Türk aileler ile doluydu. (Bu manzara bana ta Schipol’de ürperti vermişti: Düşünsene, başka bir lisan konuşan, başka bir görünümde olan ve tamamen başka bir kültüre sahip olan insanların içersinde geçireceğim 5 uzun ay). Uçak inişe geçtiğinde, yanımda oturan Türk bayana, kocasının kendisini Schipol’de almaya geldiğinde, beni de Ankara şehir merkezine bırakıp bırakamayacaklarını sordum. Kendisi bunu memnuniyetle kabul ettiğinde çok sevinmiştim. Zira tıka basa dolu olacağını düşündüğüm bir otobüs ile Ankara’ya gitmekten çok daha rahat olacaktı ve de ayrıca tabi ki bedavadan gitmiş olacaktım. Bagajlarımı almak için epey koştuktan sonra arabalarına bindiğim aile beni tren istasyonuna bıraktı. Burada biraz dolaşıp etrafı inceledim ve daha sonra bir telefon kartı ve pul satın aldım ve daha sonra da “Sultan Hanım’a” telefon ettim. Kocası beni tren istasyonunda epey aramışa benziyordu. Yanımda ki tıka basa dolu bavulum ile biraz daha dolaştıktan sonra onu buldum ve birlikte “Sokullu’ya” gitmek üzere otobüse bindik.Ankara çok kalabalık ama oldukça da şirin bir kent. Birbirine yapışık düzende inşa edilmiş apartman blokları gördüm. İçimden de, benimde böyle bir yere götürülmemem için dua ediyordum. .Ama maalesef bu duam kabul olmadı çünkü bizde bunlardan birine girdik. İçerisi oldukça şirindi. Manzara da güzeldi ve yüksek apartman blokları arasında düşündüğümün aksine bol mesafe bırakılmıştı.
Hem yemek, hem de Sultan Hanım’ın bol sohbeti aynı anda hazırdı. Çok hoş vakit geçiriyordum ve kendimi iyi ve neşeli hissediyordum. Bu ortama çabuk alışmıştım. Üniversiteden “Asistan” beni aramış … Ben de hemen Michiel’i arayarak kendisine benim çok rahat bir şekilde buraya gelerek yerleştiğimi haber vermesini istedim. Burada epey bir lüks yaşam tarzı sürmekteydiler. Bulaşık makinesi, çamaşır makinesi ve duş vardı. Buna karşın ne yazık ki, benim kaldığım odada bir dolap veya bir etajer bile yoktu.
Bavulumdan eşyalarımı çıkarttım ve onları tekrar düzelterek yerleştirdim. Bundan sonra da Sultan Hanım ile sohbet ederek kendimi daha iyi hissetmeye başladığımı fark ettim. Üçümüz çok neşeli bir ortamda balkonda oturduk ve lafladık (tabi Türkçe). Yeniden manzaranın ve dağların arkasında kalan güzel ışıkların zevkini çıkarttım. Tabi ki biraz sonra misafirler de geldi, (Hollandalı kız / çok tatlı bakıyor). Biraz sonra Annemden ve asistandan Neslihan Sümer’e telefon geldi. Sabah erkenden onunla birlikte ………… (okunamıyor) yazacağız, evet, evet … Güzel bir gün geçirdim ve şimdi yorgun olduğumu hissediyorum. Hadi bakalım uyumaya.
________________________________________________

Ankara 24 Haziran 1993

Dünkü gibi günler geçirmeye devam edersem bu günlüğümü nasıl tutmaya devam edebileceğimi kendime soruyordum. Bunun yanı sıra bir sürü de mektup yazmam gerekiyor. Karbon kağıt kullanmam gerekiyor. Dün, alışılmışın üzerinde bir yorgunluk günüydü benim için. Ayrıca sıcak, kalabalık ve değişikti. Michiel’e yazdığım mektup da, tüm hayal kırıklıklarımı !! Bütün gün benim çevremde dolaşıyorlar. Bir dakika bile yalnız bırakmıyorlar (sadece tuvalette yalnız kalabiliyorum). Akşamları saat 11.00′de neredeyse oturduğum yerden devrilip uyumaya başlayana kadar konuş dur. Bu saatten sonra ev halkından izin alarak yatmaya gidiyorum. Buna itiraz edemiyorlardı.Odamda biraz toparlanıp, yazmam gerekenleri yazdıktan ve biraz da okuduktan sonra bir kütük gibi uykuya dalmışım. Ben artık kendimi tanımıyorum, kadın başıma Türkiye’ye geldim. Ama ne yaptım? (Bu cümleyi Türkçe yazmış.)Sabahları, Sultan Hanım ve eşi Ali Bey ile birlikte kahvaltı yaptık. Kahvaltıdan sonra Ali Bey ile birlikte Sıhhiye’ye gittik. Yolda, ulaşım sistemini gördüm ve çok şaşırdım. Üniversiteye geldiğimde (Asistan) Neslihan Sümer’in, oturmuş beni kağıt ve evrak tomarlarımla beklerken buldum. Kendisiyle birlikte Zafer İlbars’a gittik. Orada insanlara yaptığım araştırma ile ilgili bilgiler vermeye çalıştım. Ne yazık ki, İngilizce onlar için çok zordu ve benim bildiğim Türkçe de yeterli olmuyordu. Neslihan çoğunlukla benim ne demek istediğimi anlasa da her zaman her şeyi anlayamıyordu.Bu günden itibaren, taslağımın özetini artık İngilizce olarak çıkartmaya başlayacağım. Bundan sonra da, birlikte Türkçe olarak bazı şeyleri toparlayabiliriz. Onlarda etki bırakıp bırakmadığımı bilmiyorum ama, daima gülümsüyorlar ve bana devamlı olarak yardımlarını sunuyorlardı. Bunun yanı sıra, Neslihan bana kendisini sürekli olarak ziyaret etmemi söyledi ve ayrıca da Cumartesi günü kız kardeşinin düğününe davet etti.
Anlamadığım bir sürü alışveriş ve sıkı bir yürüyüşten sonra eve geldik. Sultan Hanım da yemeği hazırlamıştı ve bizi bekliyordu. Çok acıkmıştım ve bu hazırlanmış yemeği görmek çok hoşuma gitti. Ama süt çorbası gibi bir şey ile içine bolca sarımsak basılmış olan “cacık’”dan pek hoşlanmadım.Benimle birlikte “Pazar’”a gider misin? Evet, evet ama bekle biraz. Biraz sonra pazarın yolunu tuttuk ! Ne biçim bir kalabalık…, nasıl bir durum …., (Bu bir Alman mı ?) (Kim bu ?) (Seile ?) İnsan kalabalığının arasından geçmeye çalışıyor ve arada sırada da sebze ve meyve satıcılarının önünde durup anlamadığım konuşmalar yapılıyordu. Bir gayretle daha kendimizi eve attık. Dinlenme ? …. Yok canım dinlenme, nerede ? Bütün aile bu Hollandalıyı görmek onunla tanışmak için hazır kıta bekliyorlardı … Ama bunlar benim hoşuma gidiyordu. Felsefe öğrenimi gören 19 yaşındaki bir kız öğrenci, Yasemin. Onun Türkçe’sini anlamak benim için çok zor. Ama bir sözlük yardımı ve de ayrıca kız kardeş yardımı (ben ve Asuman) işin içinden çıkmayı başarabildik. Evet yine zaman geçmişti. Evet saat 11.00. Sonunda yalnız başıma kalabilme zamanı!Yarın bana neler getirecek acaba ?
________________________________________________

26 Haziran 1993

Bu arada iki gün geçti. Korkarım ki, bu geçen günlerde neler yaptığımı şöyle böyle hatırlıyorum.
Evet ! Evvelki gün günüm çok sakin başlamıştı. Taslağım üzerinde düzeltmeler yaptım ve bu sabah sakin bir şekilde evde kalmaya karar verdim. Öğleden sonra, biraz yürüyüş yapıp fotoğraf çekmek istedim. Bu arada Sultan Hanım, benim komşuları olan bir hanım ile tanışmamı istedi. Bu hanım bizim kaldığımız apartmanın diğer tarafından biraz döküntü bir evde yaşayan bir hanımdı. Buraya gittiğimizde, diğer komşuların da misafirliğe gelmiş olduğunu gördüm. Çok geçmeden bu komşu sayısı inanılmaz derecede artıverdi. Herhalde bu mahalleye gelmiş olan bir Hollandalı kadın onlara çok enteresan geliyordu. Eminim ki, henüz Ankara’da bir batılı (Avrupalı) göremedim. Kendimi, kafesteki yabancı bir kuş gibi hissediyordum. Orada biraz oturup sohbet ettikten sonra (benim az Türkçemle), dışarıya çıktık ve arkamızdan bir çocuk sürüsü de bizi takip etmeye başladı. Gönderme sözü verdiğim birkaç fotoğraf çekmeyi de unutmadım. Akşamleyin evdeki yeğenler ile birlikte bir Kültür Merkezine gittik.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği! Bu kişi, 16. yüzyılda yaşamış önemli bir Alevi şahsiyeti imiş. Burada, gençler Asuman öncülüğünde çok hoş halk dansları (semah) gösterisi yapıyorlardı. Yeğenler beni Türkçe öğrenen ve Alevi kültürünü araştıran bir Hollandalı olarak tanıttılar. Alevilik çok önemli imiş. Bana burada Aleviler ile Sünni’ler arasındaki farkları anlattılar.
Buradaki herkes, benim Alevi Kültürüne duyduğum ilgiden dolayı çok memnun olmuş görünüyordu (Neyse ki Hollanda lisanındaki “tesadüfen” kelimesinin Türkçe’sini bilmiyorum, yoksa tüm karizmam silinecekti). Önümüzdeki hafta, bir halk dansları (semah) grubu ile birlikte Sivas’ta yapılacak olan Alevi Kültür Festivali’ne gideceğim.
Ertesi sabah (dün), yoğun bir ishal ve karın ağrısı ile uyandım. Bunları yabancı ülkeye seyahat eden hemen her Avrupalının ilk günlerde başına gelebileceğini okuduktan sonra içim biraz rahatladı. Sultan Hanım bana neler olduğunu anladığı için, bana fazla yemem için baskı yapmadı. Kendisi bana nane, limon karışımı bir içecek yaptı ve bu bana çok iyi geldi. Günün geri kalan kısmında ise benim çok az miktarlarda yemek yediğim konusu epey konuşuldu. Öğleden sonra sadece kadınların bir araya geldiği bir çeşit toplantıya gittik (Buna kabul günü diyorlar) ve yine burada aşırı derecede fazla çeşitlilikte ve bollukta yiyecek bulunuyordu. Burada bir sürü kadın (15-20 arasında) bir araya gelmişlerdi. Bunu her ay yapıyorlarmış. Her seferinde biri ev sahipliği yapıyor. Burada çeşitli lezzetli yiyecekler hazırlanıyor ve afiyetle yeniliyor. Kadınlardan her biri bu toplantıda belli bir miktar para ödüyor. Ben bu gibi değişik şeylere tanık olmaktan çok memnundum. Kızlar annelerine, misafirleri ağırlamakta son derece yardımcı oluyorlardı (Sultan Hanım bu toplantıların, daha başka bir sürü şey gibi “zengin işi” olduğu kanısında!). Bu vazife de bittikten sonra biraz sohbet ettik ve onların himayesinde bir sonraki aktivitemize doğru yola çıktık. Kızılay semtinde dolaşmaya çıkmıştık (çok ender olarak baş Örtülü kadın gördüm). Daha sonra da tiyatroya gittik.
Tiyatronun konusu, Pir Sultan Abdal’ın hayatı hakkındaydı. Konusundan fazla bir şey anlamamam dışında ortam bana çok şirin görünüyordu. Buradaki “Pir” rolündeki kişi, işini iyi yapıyordu herhalde, zira hep Alevi Alevi!….
İzlemeye gelen topluluk beni çok şaşırtmıştı. Hepsi modern görünüşlü arkadaş canlısı insanlardı. Demek bu da Türkiye’de olabiliyormuş.
Taksi ile eve geldik ve yine evde misafir vardı ve onlarla da 2 saat lafladıktan sonra muhteşem bir uyku….!
________________________________________________

Halen 26 Haziran 1993

Bugün, kendimi toparlayabilmem için mükemmel sakin bir gün. Bu sabah tek başıma Kızılay’a gittim ve Michiel ile birlikte gitmiş olduğumuz yere uğradım. Birkaç kitapçıya girip çıktıktan sonra, sıcaktan ve kalabalıktan yorulduğumu hissettim. Burada insanlar bana fazla ehemmiyet vermediklerinden kendimi rahat hissetmiştim. Öğleden sonra evde yalnız başıma idim ve ev halkının beni bir düğüne götürmesine itiraz ederek iyi bir uyku çektim. Uyandığımda kendimi iyi hissediyordum ve kendi kendime biraz dans ettim ve Matilda Santing’in müziğini dinledim. Daha sonra da tercüme işi ile uğraştım ve kendime (baharatsız) bir yemek yaparak iştahla yedim (nefis !..). Sultan Hanım ve Ali Bey eve geldiklerinde neredeyse bu yemekten bir daha yemek üzereydim. Kendimi burada, sanki kendi evimdeymiş gibi hissetmem tarifi inanılmaz bir olay. Bana verilen oda çok hoş ve de ayrıca Sultan Hanım’in bana yaklaşımı ve dostluğu tarifi zor bir mutluluk. Ali Bey beni ara sıra sinirli yapıyor (ağzını şapırdatması ve bunun gibi halleri), ama şunu da söylemeliyim ki, kendisi çok iyi ve özel bir insan.
Beraber oturduk ve onlar televizyon seyrederken ben de biraz okumaya çalıştım. Daha sonra da tabi ki yine komşular misafirliğe geldiler. Keseba ? (herhalde Kezban demek istiyor) ile birlikte onların evini görmeye gittik. Evde bir sürü yurtdışından gelme aksesuar vardı (Avrupa’daki akrabalarından ve arkadaşlarından hediyeler). Bunlar bana gururla gösterildi. Kendisi A.B.D. Konsolosluğun da çalıştığından, ara sıra bana İngilizce kelimeler söylüyor (hah., hah …!).
Bana onun kocasının “kötü” olduğu fısıldandı. Kocası ona başörtüsü takması için diretiyormuş. Daha sonrası için ise, benim Türkçem, diğer nedenler ve dedikodularını anlamam için yeterli değildi.
Olacak, olacak !!!!!!!!!
________________________________________________

27 Haziran 1993

Bu sabah hafif bir hoşnutsuzluk hissi ile uyandım. Herhalde ilk günlerin gerginliği geçmeye başlamıştı ve ben de bana değişik gelen şeyler için kendimi nahoş hissediyordum. Ağızlarını şapırdatan insanlar, tozlu pis sokaklar, pis erkekler ve kadınlar, tıka basa dolu otobüsler. Bütün gün bunların çevremde olmasına karşın şimdi kendimi biraz daha iyi hissediyorum. Bu arada iki saat tercüme işi ile uğraştım tam olarak (Süper !)
Kendimde, okumayı, çalışmayı ve ders çalışmayı asla bırakamayacağım hissi hakim. Tüm deneyimlerimin ve hissiyatımın, moralimi yüksek tutmanın çok zor bir mesele olduğunu kabul ediyorum.
Bugün bütün gün içimde Michiel’i arama hissi dolaştı durdu, ama aramadım. Yarın akşam olabilir.
Bugün, Sultan Hanım’in kalabalık akraba grubu ile Gençlik Parkı’na takıldık. Gazeteler üzerinde muhteşem bir piknik yaptık tabi ki evdeki mutfağın yarısı da buradaydı. Türk insanı muhteşem piknik yapıyor. Çay için koca bütan gazını (küçük tüp gaz) bile yanlarına alıp parka götürüyorlar (aslında çay bahçelerinde de çay içilebiliyor ama buralar zengin insanlar için).
Çılgın olan ise, benim hala tüm olayın odak noktası olarak kalmam ve devamlı bütün dikkatlerin üzerimde olması. Yemeklerin en iyisi, hava biraz serinleyecek olsa ve ben de biraz kollarımı sıvazlasam hemen üzerime bir örtü veya oturmaktan yorulduğumda altıma bir yastık.
Bu çok değişik bir şey, devamlı olarak bana karşı bir ilgi ve hep aynı laflar; yap, ye …
Yani artık yeter. Bazı şeylerde kendim de karar verebilir miyim? Fakat şunu da unutmamam gerekir ki, bütün bu yaptıkları son derece iyi niyetlerinden kaynaklanıyor. O zaman neden bunu mesele edeyim ki!….
Neyse!, Burada fazla oyalandık ve ben artık eve gitmek istiyorum. Ama buradan çıkabilmek için tüm iğrenç atraksiyonun ortasından ve içinden geçip gitmek gerekiyor. Neyse ki buradan da sağ salim kurtuldum. Ve bakıyorum da, param hep cebimde kalıyor. Bana burada para ödetmiyorlar. Neyse bugün bana onlara dondurma ısmarlamama izin verdiler. Beş kişi için aldığım dondurmanın ücreti sadece 15.000 TL ve bu da 2,50 gulden tutuyor! …
________________________________________________

28 Haziran 1993

Bugün yine çok şey yaptım, ama bana sanki bunlara alışıyormuşum gibi geliyor. Artık o kadar yorulmuyordum, ama kurs paramı yatırmamdan sonra iyicene yolunmuş hissettim kendimi … Önce vesikalık fotoğraf (6 adet) ve sonra da TÖMER’e.
Bu okul büyük bir caddenin üzerinde olmasına rağmen arkalarda bir yerlere saklanmış gibiydi (Wimpy hamburger restoranın arkasında). Hangi sınıftan başlayabileceğimi tayin etmek için bir sınava tabi tutuldum. Sonuç sevindirici idi ve aldığım not orta idi. Sınavdan sonra, okul parasını yatırmak için bankanın yolunu tuttum. Bu kurs için 240 Dolar yatıracaktım.
Ah ! Ne yazık, öğlen tatili … Şimdi biraz etrafı gezeceğim ve daha sonra da Üniversite’de Neslihan’ı ziyarete gideceğim. Bu arada, çok değişik yakalı güzel bir t-shirt satın aldım, geldiğimde Neslihan beni bekliyordu ve orada biraz lafladık (İngilizce İngilizce…). Tekrar bir saat sonra buluşmak üzere ayrıldık. Yeniden bankaya… Fakat, evet yine bir problem! Hollandalı olduğum için yalnız dolar ve mark ile ödeyebilirmişim! Bu cinsten paralar yanımda yoktu. Şimdi başka bir bankaya gidip dolar satın almam gerekiyordu.
(Çılgınca bir şey değil mi?). Türk Lirası satın aldım tekrar geri döndüm. Hayır Türk Lirası ile ödeyemezmişim! İlk önce TÖMER’e gidip buradaki insanlara danışmaya karar verdim. Evet! Şimdi buradan da başka bir bankaya… Evet ne şans, bu bankada Türk Lirası ile ödeme yapılabiliyormuş! Tekrar TÖMER’e geri dönüp kurs kaydımı yaptırdım. Tabi bütün bunlara koşuştururken bir saat çoktan geçmişti. O zaman çok çabuk Üniversiteye koşturmaca… Neslihan’ın dersten çıkabilmek için önce Profesörden izin alması gerekiyormuş. Birazdan onun arabasına binerek (ne lüks ama) evlerine doğru yola koyulduk. Eve (burası da oldukça lüks) geldiğimizde, kız kardeşinin düğün resimlerini gösterdi. Hepsi okumuş, tanınmış ve önemli kişilermiş.
Aslında çok komik. Evlerindeki tuvalet oturmalı (alafranga) wc idi ve ben de bunu zenginlik farkı olarak değerlendirdim. Oturmak istediğimde bunun içinin yarıya kadar su ile dolu olduğunu gördüm ve sifonun çekmekle bunun gitmesini sağlayamadım. Türkiye’de çömelme tuvaletler daha akıllıca bir iş!.. Bir müddet sonra beni bir arkadaşı ile birlikte eve bıraktılar.
Sultan hanım ve Ali bey beni yemek masasında bekliyorlardı. Akşam sakin geçti. Evin içinde biraz gezindim, çay içtik, lafladık (Yasemin geldi) ve yazılarımı yazdım. Aaa! Evet, Michiel aradı. Ödemeli olarak hem de. Ne cimrilik! Onun sesini duymak ne mutluluk vericiydi veya daha doğrusu burada neler oluyor, bunu anlatmak ne güzeldi!
________________________________________________

29 Haziran 1993

Sevgili Anneciğim,
Ben çok iyiyim. Fotoğraflardan burasının ne kadar şirin bir yer olduğunu görmüşsündür. Dil kursu maalesef çok pahalı (500 gulden). Ama bunun yanı sıra, yanlarında misafir olarak kaldığım aileye (tanıdıklarım) herhangi bir para ödemem söz konusu değil. Bazı zamanlar oluyor ki, Hollanda’ca konuşmak ihtiyacını hissediyorum. Fakat bu şekilde (sadece Türkçe ve ara sıra İngilizce konuşarak) Türkçeyi daha çabuk öğreneceğim kanısındayım!..
Önümüzdeki günlerde Sivas kentinde bir Kültür Festivaline gideceğim (8 saat yolculuk). Burada Halk Oyunları ve Tiyatro gösterileri varmış. Sen nasılsın? Hastane de iyi gelişmeler oldu mu? Kürtlerin saldırmasından sakın korkma, zira zannedersem Ankara’da ki tek turist ben olmalıyım ve yapılacak bir saldırının burada herhangi bir çıkarı olmayacaktır… Fotoğrafları iyi sakla. Bana çok mektup yaz ve telefonunu beklediğimi unutma.
Çok çok Sevgiler,
(Sevgiler)
(Carina)
________________________________________________

30 Haziran 1993

Yine Mathida Sarting’in müziğini dinliyorum. Buna ihtiyacım vardı. Biraz kendime geleyim, zira her şeyi açıklamam veya izah etmeye çalışmam veya çok basit bir şeyi bile söylemem beni çok yoruyor. Türkçe hakikaten kolay bir lisan değil. Konuşmam biraz yavaş olduğu için insanlar araya girip benim ne demek istediğimi anlatmak durumunda kalıyorlar ve ben de sözümü tamamlamadan her şey bitmiş oluyor. Ben olsam, ben de aynısını yapardım. Fakat eminim ki belli bir gelişme kaydediyordum. Türkçeyi anlamak aslında çok kolay. Televizyonu (aşk programlarını) izlerken pek sıkıntı çekmiyorum. Yazılarla dolu bir sürü etajerin olması kabul edilebilir, ama insanların söylediklerini üç kere tekrarlatmak da olmaz ki (iki kere) !…
Dün üç mektup aldım. (Bugün hiç yoktu). Fotoğraflar da hazırdı. Hepsi süper lüks görünüyordu. Bunların çoğunu Hollanda’ya yolladım (9 adet mektup içinde). Sokakta sohbet ettiğim kadınlara bile birer tane verdim.
Bugün ve dün her zamanki gibi geçti. Akşamleyin biraz tercümeler üzerinde çalıştım. Öğlen vaktinde de alışveriş ve bazı işlerimi halletmek için Kızılay’a gittim. Aynı Hollanda’da yaptığım gibi. Kendimi de tamamen evimdeymiş gibi hissediyorum. Sanırım mektuplarım da çok pozitif, ama ne yapıyım ki ben başka türlü olamıyorum. Gittiği gibi gidiyor. Evdeki gibi, benim ben olduğum gibi. Gidiyor işte!..
Henüz bunların hepsini başaramayacağıma dair herhangi bir gösterge yok ortada (Zannedersem bunun olmasını da bekliyorum). Böylece, kendimden gurur duyduğumu söyleyebilirim. Ben hiçbir şey olmamış gibi her şeye dahil ediyorum kendimi!..
Carina hakkında da: bu konu ile ilgili olarak bir kompliman duymak isterdim ama görünen o ki; bu konu başkalarınca çok normal bir olay gibi kabul edildi!.
İngilizce tercümeyi bitirdim, kopyaladım ve Neslihan’a teslim ettim. Bundan kendime bir mesaj çıkarttım mı, bilemiyorum!.. Neyse, yeniden biraz İngilizce çalışmış oldum!.. Ve bu akşam, gece boyu sürecek bir Sivas yolculuğu!..
________________________________________________

2 Temmuz 1993

Yine her bir şeylere şahit oldum. Şu anda “kapatılmış” bir vaziyette bir otelde oturmaktayız, zira dışarıdaki kökten dinci Müslümanlar dolaşıp duruyorlar.
Bunun ile ilgili daha sonra yazacağım.
Evvelki gün, (bekle bekle durdan sonra), bir otobüs dolusu Alevi gençlerin arasında, Pir Sultan Kültür Festivali için Sivas’a hareket ettik. Otobüsün içi çok neşeliydi; müzik, yemek, neşeli gençlik… Devamlı türkü söyleniyordu ve inanılmaz ama aktörlük yapılıp dans bile ediyordu. Sabah saat 8.00 civarında Sivas’a geldik Türkçe söylenen şeylerin manasız kalan ve anlamadığım tarafların hengamesinde dinlemeye, yemek yemeye ve hemen ardından tiyatroya gitmeyi başardık. Herkesin dilindeki Hollandalı delikanlı (Renee) ile tanıştım. Çok hoş. Hollanda’ca lisanını duymak bana biraz garip geldi.
Bundan sonra tüm sabahı, benim hiçbir şey anlamadığım konuşmalar arasında tiyatroda geçirdik. Şansım vardı ki Renee bana ara sıra neyin ne olduğunu izah edebiliyordu. Ne de olsa onun Türkçe ile benden daha fazla deneyimi vardı (benden toplam 5 ay daha fazla buradaydı). Kendimi yavaş da olsa adapte etmeye başlamıştım. Gün daha yeni başlıyordu. Uzun bir yürüyüşten sonra “Lokantaya” geldik ve burada yemek yedik. Daha sonra yine uzun bir yürüyüş ile başka bir mekana… ve ben şok oldum!..
“Carina, not tutar mısın lütfen”, evet, evet, evet.
İyi…, Asuman ve onunla birlikte misafir bir aile gördük ve düşündüm ki, biz onlarla dostluk kurabiliriz.
Fakat haydi bakalım yine bir uzun yürüyüş daha ve yine bir misafir aileyle karşılaştık. Beklenen yatak bu değilmiş ama mecburen oturup çay içmemiz gerekti. Öyle yorgundum ki, başım ikide bir yana düşüyordu.
Neyse ki şansımız varmış ve burada yıkanabildik ve şimdi kendimi çok daha iyi hissediyordum. Yeniden tiyatroya döndük. Büyük bir alkış koptu ve o günlerin popüler bir sanatçısının türküsünü söylerken de ben bir köşede uykuya dalmıştım bile!…
Bu hengameden sonra neyse ki otobüsümüz geldi ve bizi dinleneceğimiz yere götürdü, (burası da başka bir yer çıktı). Burada biraz dinlendik ve yemek yedikten sonra da biraz yürüyüş yaptık.
Akşam olduğunda mükemmel ve tam manasıyla bir kütük gibi uyku çektim. Bugün iyi başladı. Kahvaltı ettikten sonra tek başıma gezintiye çıktım. Kendime turist süsü vermiştim (fotoğraf makinesi, seyahat kitapları) ve tarihi yapıları seyrettim (12 ve 13. yüzyıl Selçuklu yapıları).
Daha sonra oturup değişik insanlarla sohbet ettim. Hoşnut ama yine de bir tedirginlik ile (her zaman bir erkek de) karikatür sanatçısı ile sohbete daldım. Kendisi benim çok şirin bir portremi çizdi.
Fakat şimdi işler ters gitmeye başlıyor… Biz uzun bir zamandır otelde oturuyoruz. Dışarıda devasa ve kökten dinci grup (aşırı sağcı) bağırıp naralar atıyor.
Bu binada solcu düşünür ve yazar Aziz Nesin’i saklıyorlarmış. Kendisi “Şeytan Ayetleri’ni” yayınlamak düşüncesindeymiş. Bunların hepsi nahoş şeyler. Kendimi çok zor ve sıkıntılı bir durumda hissediyorum, zira biraz sonra burada neler olacak, tahmin bile edemiyorum.
Sonunda bu şehrin bir Türk kökten dinciler topluluğunun bulunduğu bir yer olduğunu öğrendim. Bir sürü sloganlar atılıyordu ve bağrışmalar vardı. Bununla birlikte bir sürü de polis vardı. Fakat ben bütün bunlardan ne anlarım ki?… Dışarıdan yüksek tonda bağırmalar geliyor ama ne olduğunu anlamıyorum…….